Kuramlarla Günümüz Türkiyesi

Ülkemiz coğrafi olarak dünyanın en kilit konumlarından birinde yer alırken aynı zamanda bu konumun bizlere getirdiği siyasi ve politik sorunlarda vardır. Çok köklü bir kültürümüz ve bununla beraber her dönemin farklı siyasi politikaları olmaktadır. Filozofları, fikirleriyle geçmişte geleceği yazan insanlar olarak görüyorum, bu yazıda çeşitli filozofların kuramları ve felsefeleriyle birlikte günümüz Türkiye’sini değerlendireceğim.

Platon’un Bilgi Kuramı: Bilindiği gibi Platon, bilgi kuramından bahsederken iki kavram ortaya atmıştır. Bunlar Episteme ve Doxa’dır. Episteme, hakikatin ve gerçekliğin bilgisi iken Doxa ise sanı, yanlış bilgidir. Bu iki kavram arasında bir mağara örneği vardır. ”Doğuştan itibaren karanlık bir mağaraya zincirlenen bir grup insan vardır, bu insanların yüzleri duvara dönüktür ve arkalarında ise ateş yanmaktadır, sadece gölge görmektedirler. Aslında insanların çoğu gerçeği gördüğünü düşünürken sadece gerçekliğin gölgesine sahiptirler. İçlerinden biri kurtulur ve gölgelerin asıl kaynağını görür, tekrar içeri döner ve gördüklerini anlatır ancak iş işten geçmiştir. İçeridekileri dışarıda olan şeylere inandırmak artık mümkün değildir.”

Mağara örneğinden yola çıkarak günümüz Türkiye’sini değerlendirmeye başlarsak, bence Türkiye’de belirgin bir şekilde basın özgürlüğü yoktur. Muhalif medya sürekli sansürlenerek, yayın hayatları sekteye uğratılmaktadır. Dahası, iktidar lehine çalışan medya unsurları ise hükümeti kusursuz göstermekten hiçbir zaman geri kalmamaktadırlar. İnsanlar doğru bilginin kaynağına olması gerektiği  gibi değil iktidarın istediği şekilde ulaşmaktadır. Bu bağlamda seçmen kitlelerini derin uykuya hapsederek, kendi seçim planlamalarını garanti altına almaktadırlar. Mağara örneğinde bahsettiği gibi ”İnsanlar çoğu gerçeği gördüğünü düşünürken aslında sadece gerçekliğin gölgesine sahiptirler”. Medya ve basının taraflı olması, halkın iktidara bağlı kalmasını etkileyen en önemli unsurlardan biridir. Eşitsiz yarış, insanların gölgeye inanmalarını sağlamaya devam ettirmektedir.

Aristo’nun Devrimler Kuramı: Aristo devrimler kuramında devrimin ortaya çıkma sebebini eşitsizlik, zalimlik, korku ve baskı gibi nedenlere bağlamıştır. Devrimlerin engellenmesiyle ilgili panzehirinde ise, ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin azaltılması, iktidarın çoğunluğun elinde olması ve gücün tek bir kişinin elinde toplanmasının engellenmesi gibi yapıcı unsurlarla açıklamıştır.

Bugün, günümüz Türkiye’sinde, devrimin sebeplerini tetikleyen pek çok neden mevcuttur. Öncelikle ülkemizde önemli derecede gelir eşitsizliği bulunmaktadır. İnsanların çoğu gelecek kaygısı yaşamakta ve endişe duymaktadırlar. Bunun yanında, bağımsız olması gereken pek çok kurumumuz, iktidarın lehine çalışmaktadır. Basın konusu zaten ortada.Tüm bunlar olurken parlamenter sistemden, kendine özgü bir başkanlık sistemine geçerek ülkenin içindeki bölünme ve ayrıştırma ortamı artırılmıştır. Yargı bağımsızlığını önemli ölçüde kaybetmiş ve başkanlık sistemin kutuplaştırıcı etkisi ülkemizde önemli derecede kendini hissettirmiştir. Aristo’nun devrimi engelleyici düşünceleri ısrarla çiğnenmiş ve en sonunda yine en başa dönülmüştür. Türkiye, mevcut düzende uzun zamandır devrim unsurlarını içinde bulundurmaktadır. Ülkemizin gerekliliklerine ve yapısına özgü, diktatörlüğü ve kutuplaştırıcı yapıyı en aza indirgeyen parlamenter sisteme geri dönmesi ve başta ekonomi, hukuk ve iç politika konularında reformlar yapmasıyla bu olumsuzlukların uzun vadede son bulacağını düşünüyorum. Sorunlar ivedilikle tespit edilmeli ve zaten uzun zamandır yapılması gereken şeylerin yapılmasıyla tekrardan iç huzuru olan bir hukuk devletine dönüşeceğimizi düşünüyorum.

Thomas Aquinas’ın siyasal rejim üzerine söyledikleri: Thomas Aquinas devletin amacını ortak iyiliği gerçekleştirip insanları erdemli yaşamaya sevk edeceğini söylerken bu yaşayışın aynı zamanda insanı Tanrı’ya yaklaştırdığını belirtmiştir. Aquinas’a göre, iktidarın kaynağı Tanrı’da olsa onun yeryüzünde bir temsilcisinin olması gerektiğini savunmuştur ve bu temsilcinin, ortak iyilik, erdemli yaşam, halkın güvenliği gibi toplumsal bir düzenin sağlanması için toplumu adalet ve barışla yönetmesi ve adil bir yönetici olması gerektiğini söylemiştir. Ona göre, adalet ve düzenin sağlanabilmesi için de kişilerin yöneticilere itaat etmeleri gerektiğini savunur. Fakat kişilerin bu itaati idarecilerin iktidarları elde etme ve kullanma biçimlerinin adalet ilkesine bağlı olması gerektiğini savunur. Dahası, Aquinas bu yaşayışın aynı zamanda insanı Tanrı’ya yaklaştırdığını ileri sürmüştür ve bu duruma da kilisenin aracılık ettiğini savunmuştur. Aquinas’ın söylemlerinden yola çıkarak onun doğal hukuk anlayışını savunduğunu görüyoruz.

Günümüzde Türkiye ve beraberindeki pek çok ülke pozitif hukuk anlayışıyla yönetilmektedir. Aslında Aquinas, ”İktidarın kaynağı Tanrı’da olsa onun yeryüzünde bir temsilcisinin olması gerekmektedir” diyerek istemeden de olsa mutlak monarşiyle yönetilen Osmanlı İmparatorluğu’na atıfta bulunmuştur. Osmanlı’da padişahlar kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi olarak görmekte ve padişahlık,halifelik görevlerini bu sıfatla yürütmekteydiler. Aquinas, iktidara itaatin insanı tanrıya yaklaştırdığını söyleyerek, aynı zamanda bu duruma kilisenin öncülük ettiğini belirtmişti. Öncelikle günümüz Türkiye’sinde, din işlerini ele alan, düzenleyen Diyanet İşleri Başkanlığı’da maalesef bağımsız değildir. Diyanet İşleri, ülkemizde varlığıyla hiç bir şey ifade etmeyen bir kurumdur. Ayrıca bu kuruma ayrılan abartılı fonlar yine bizlerden fazlasıyla kesilmektedir. Hal böyle olunca bizim Diyanet İşleri, halkı birleştirip bütünleştirici bir kalıba sokmak yerine böyle bir kuruma dahi şüpheyle bakmamıza olanak sağlamaktadır. Aquinas, adaletle yönetilen bir topluma atıfta bulunarak, bunun adil bir yöneticiyle birlikte olması gerektiğini söylemiştir. Ülkemizde adalet kavramı siyasi seçimlerden, atamalara oradan hukukun en temel ilkelerine kadar acımasızca çiğnenmektedir. Biz üniversiteliler olarak bu durumu en çok tartışan ve yine bu durumdan en çok yakınan kişileriz. Şahsım adına, çevresel faktörlerle bende bu sistemin dışında kaldığım için adalet kavramının benim içinde olmadığını söyleyebilirim. Aquinas’ın çoğu düşüncesine katılmamakla birlikte düzene itaat konusunun mevcut şartlarda çok da mantıklı olduğunu söyleyemem. Olaylara yapısal bir biçimde eleştirel bakmadığımız, süregelen olaylara karşı kulaklarımızı kapattığımız bir düzende kurumlar kendilerini adaletli olarak açıklasalar dahi o sistemde büyük çatlaklar ortaya çıkar. Bu bağlamda, mevcut düzende dahi hakkımızı hukuksal yollarla aramalı, tepkilerimizi yine bu yollarla organize bir biçimde göstermeli ve asla derin uykuya hapsolmamalıyız.

Romalı filozofların siyaset-hukuk ilişkisi üzerine söyledikleri : Polybios, karma anayasadan yanadır. Konsüller-monarşi, senato-aristokrasi ve halk-demokrasidir. Kuvvetler ayrılığını savunmuştur ancak Roma’nın sömürü ve eşitsizliğe dayalı özelliklerini görmezden gelmiştir. Bunun dışında ona göre din, kitleleri kontrol altında tutmak için çok önemli bir araçtır ve yöneticiler bunu kullanmaktadırlar. Ülkemizde 1876 ve 1921 anayasalarında kuvvetler birliği sistemi olsa da, 1924 yılı Karma Hükümet Sistemi ve 1961,1982 yıllarında Parlamenter Hükümet Sistemiyle kuvvetler ayrılığı sistemi uygulanmıştır. Günümüzde de ülkemize özgü yapısı olan başkanlık sisteminde yine kuvvetler ayrılığı mevcuttur. Zaten günümüzde demokratik ülkelerde kuvvetler ayrılığı uygulanmaktadır, bu sebeple günümüz demokrasilerine en uygun biçim tabiki kuvvetler ayrılığıdır. Yine Polybios, dinin insanları konrol etmek için ideal bir araç olduğunu belirtmişti.

Günümüz Türkiye’sindeki mevcut hükümet şüphesiz dini, insanların üzerinde bir kontrol aracı olarak en ideal şekilde kullanmaktadır. Din, ülkemizde siyasal bir teknik olarak kendine yer edinmiştir. Bunun dışında Polybios, bir devletin başarılı ya da başarısız olması anayasaya bağlı olduğunu belirtmiştir. Ülkemizde genişletilmiş insan hakları konusunda anayasamız maalesef yeterli değildir. Ülkemizde hayvanlara ve kadınlara şiddet konularında olağanüstü durumlar meydana gelmektedir. Ancak bu durumların çözümüyle ilgili anayasamızda yeteri kadar önlem içeren maddeler bulunmamaktadır. Bunun gibi durumlarda ise maalesef yeteri kadar önlem alamamakta ve iç huzurda açıklar verilmektedir.

Cicero ise devlet tanımını hukuk yasaları üzerine oturtmuştur. Onun için halk, ortak bir yarar ile birbirine bağlanmış büyük insan topluluğudur. Karma anayasadan yanadır (Senatolu Monarşi). Cicero’ya göre sadece bilge kişiler politikayla uğraşmalıdır, yönetme yeteneği eşit olmayan insanlara eşit yönetme gücü vermeye kalkan demokratik yönetimleri doğal yasaya aykırı bulmaktadır. Herkesin aklı aynı biçimde kullanamayacağını düşünmektedir. Bununla beraber demokrasiye ilk kez ”çoğunluğun tiranlığı” tanımı yapan düşünürdür.

Ülkemizde geçmiş siyasi sistemimizden çok farklı bir siyasi iskeletimiz oluşturulmuştur son yıllarda. Partili Cumhurbaşkanının olduğu bir sistemle yönetilmekteyiz. Bu bağlamda ülkemizde, Cumhurbaşkanının tarafsızlığı ilkesinden de doğal olarak bahsedemeyiz. Bu taraflılıkla birlikte siyasi pek çok alanda daha eşitlik ve adalet ilkelerinden bahsetmemizde günümüz şartları için çok mümkün değildir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin meclisi de zayıflattığı ve geçmişe oranla etkisinin azaldığı da su götürmez bir gerçektir. Cicero’nun sadece bilge insanlar politikayla uğraşmalıdır cümlesi oldukça isabetlidir. Ülkemizde görevini başarısız şekilde ifa eden kamu üst yöneticilerimiz maalesef görevlerine devam etmekte ve bu başarısızlığın nedenlerini ise örtbas etmektedirler. Hal böyle olunca mevcut sorunların halının altına süpürülmesiyle çok daha önemli ve tehlikeli sorunlarla karşı karşıya kalmaktayız. Cicero, demokratik yönetimleri eşit yönetme yeteneği olamayan insanlara eşit yönetme gücü verilmesine karşıdır ancak bu olmazsa demokrasinin sistematik şekilde işleyeceğini de düşünmüyorum. Bence önemli politik makamlara bilgileriyle gelen insanlar o koltuklara oturup görevlerini yapmalılar ancak kendilerini yetersiz gördükleri takdirde bir öz eleştiri yapıp istifa etmelidirler. Koltuk sevdalısı yöneticiler bu ülkenin kanayan yarasıdır ve en önemli sorunlarından da bir tanesidir.

Augustinus’un patristik felsefesi: Augustinus, insanı ve aklı temel alan dünya görüşünün yerine Tanrı merkezli bir dünya görüşü benimsemiştir. Onun felsefesi (Patristik Felsefe), Hristiyanlığın öğretisini oluşturmak, bu öğretiye bir biçim vermek amacını kapsamaktadır. Augustinus, Hristiyanlığın dogmalarını felsefi bir zemine oturtmuştur. Bu nedenle Augustinus’un felsefesi Orta Çağ Hristiyan felsefesinin çıkış noktası ve aynı zamanda ondan sonraki gelişmeleri biçimlendiren bir konumda yer almaktaydı. Augustinus, septisizmi eleştirmiş ve mutlak doğruların mevcut olduğunu, bunların elde edilebileceğini savunmuştur. Tanrı ve ruh Augustinus’un düşüncelerini çevreleyen iki önemli kavramdır. İnsanın, doğruları yalnızca kendi ruhunda ve kutsal kitapta arayabileceğini belirtmiştir. Tüm bunlardan anlaşılacağı üzere Augustinus’a göre devletin ve iktidarın kaynağı Tanrı’dır.

Yüzyıllar boyunca dünyanın pek çok bölgesine egemen olan devletimiz 20.yy başlarına kadar dini temel alan bir yönetim biçimiyle yönetilmiştir. Bu bağlamda Tanrı’nın merkezde yer aldığı yönetim şeklinde büyük iç karışıklıklar ve bölünmelerle karşı karşıya kaldığımızı söyleyebilirim. Padişahların o dönemde yaptıkları reformlara ”gavur padişah” söylemleriyle karşı çıkılması ve hatta 3.Selim’in öldürülmesi, dinin içinde bulunmayan ancak sahtekar dinciler tarafından uydurulan sözler dönemin yönetimi ve iç hiyeraşisinde kalıcı yaralar açmıştır. Hatta gericilikler cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devam etmiştir. (Şeyh Sait İsyanı, Menemen Olayı…) Zaten Augustinus’un öğretileri ve felsefesiyle 21.yy’da bir ülke yönetmek günümüz şartları açısından pek mümkün değildir. Bu bağlamda kurucumuz, kuramcımız Gazi Mustafa Kemal Atatürk, demokrasiye ve halkın egemenliğine dayanan cumhuriyeti ilan etmiştir. 1923 yılından beri Türkiye Cumhuriyeti demokrasiyle yönetilmektedir. Benim görüşüme göre Tanrı ve din, insanın içinde yaşaması gereken özel bir duygudur. Kaldı ki, bu ilahi yöntemlerle devlet yönetmek politika açısından geliştirilebilir bir durum değildir.

(Bu deneme Siyasi Düşünce Tarihi vize ödevi maksadıyla şahsım tarafından kaleme alınmıştır.)

Yorum bırakın

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑